HABER AFŞİN BEY
HABER AFŞİN BEY
AFŞİN FLAŞ HABER MERKEZİ HABER SİTESİ

HARUN ÇİTİL YAZDI .

 Harun Çitil

Eğitimci yazar

GERÇEK MUTLULUK
Deli Ahmet’in geçmişi üzüntülerle doluydu. Annesini altı yaşında zatürreden kaybetmiş, analıkla yıldızı hiç barışmamıştı. Hele hele analık peş peşe üç erkek çocuk doğurunca Ahmet’i tamamen dışlamıştı. Analık acımasız bir kadındı. Babası ise tam bir kılıbıktı. Analığın ağzına bakıyor, o ne söylerse ona inanıyordu. Mahallenin çocukları da fakirlikten dolayı Ahmet’i dışlamışlardı. Ahmet kendine yapılanları hazmedemiyor, kavgacı bir tip olmuştu. Gözünü budaktan esirgemiyordu. Bütün bunlardan dolayı ona Deli Ahmet denmişti. İlkokuldan sonra ortaokula gönderilmedi. Marangoz çırağı olarak sanayide çalışmaya başladı. Ali Rıza usta onun çektiği sıkıntıları, aile durumunu çok iyi biliyordu. Ona çok iyi davrandı, babasından görmediği şefkati ustasından gördü, ustası ona akıl verdi; -Ahmet, aile durumunu iyi biliyorum. Paranın kıymetini iyi bil, paranı çar çur etme. Kazandığın parayı gram altın olarak bankaya yatır. Altın en iyi yatırım aracıdır. Ali Rıza ustanın yönlendirmesiyle şirketlerde kalıpçı ustası olarak çalışmaya başladı. Parasını altına yatırıyordu. Askere gitti, askerde arkadaşına yapılan bir haksızlığa karşı çıktı. Kavga ettiği çavuşun iki dişini kırdı. Askerde mahkemede yargılandı. Üç ay hapis yattıktan sonra askerliğini uzatarak terhis oldu. Memlekete döndü. Yine inşaatlarda kalıpçı olarak çalışmaya başladı. Altın biriktirmeye devam etti. Mahallede herkes onu kavgacı, asabi, geçimsiz biri olarak biliyordu ama Ahmet 35 yaşına gelinceye kadar kimsenin ailesine, kızına yan gözle bakmamıştı. Bunu da herkes iyi biliyordu. İçkisi, kumarı yoktu. Düzenli namaz kılmazdı ama Cuma namazlarını hiç kaçırmazdı. Artık akıllanmıştı. Birikimleriyle mahalleden eski, küçük, bahçeli bir ev satın aldı. Evin bakımını yaptırdı. Sıra evlenmeye gelmişti. Babasının ilgisizliği devam ediyordu. Ali Rıza usta Zeynep`i Ahmet`e istediğinde Zeynep’in ağabeyi tereddüt etmişti. Zeynep hem yetim hem öksüz bir kızdı. Ağabeyinin yanında kalıyordu. Yengesi Zeynep’in evlenip evden gitmesini istiyordu. Ali Rıza usta Ahmet’e kefil oldu. Kısa bir hazırlıktan sonra Ahmet ile Zeynep evlendi. Evlendiklerine Zeynep 20, Ahmet 35 yaşındaydı. Ahmet çok kıskançtı. Hiçbir komşuya gitmesine izin vermiyordu. Geçmişindeki sıkıntılar evliliğine olumsuz yansıyordu. Ahmet, bazen eften püften şeylerden karısına şiddet uyguluyordu. Zeynep Hanım çaresizlik içinde yaşadıklarına sabrediyordu. Zeynep Hanım`ın peş peşe iki oğlu oldu. Birincisine Emre ikincisine Burak ismini koydular. Günler geçtikçe Zeynep Hanım ile Ahmet arasındaki sevgi bağı güçlendi. Artık Ahmet, Zeynep Hanım`ın bir dediğini iki etmiyordu. Karısını çok seviyor ve ona güveniyordu. Ahmet Usta iyi bir aile reisi olmuştu. Hem hanımına hem çocuklarına marka giyecekler alıyordu, çünkü çok para kazanıyordu. İkisi de çocuklarına iyi bir anne baba olmak istiyorlardı. Güz mevsimiydi. Tabiat tam bir renk cümbüşüne bürünmüştü. Ekim ayının son günleriydi. Gündüzleri hava güneşli fakat geceleri poyrazın etkisiyle çok soğuk oluyordu. Havada bir parça bulut yoktu. Epey zamandır yağmur yağmamıştı. Ekinler göcek olmamıştı. Havalar böyle kurak giderse ekinler telef olacaktı. Bundan dolayı çitçiler yağmur duasına çıkmıştı. Zeynep Hanım sobayı kurmuştu. Akşamları sobayı yakıyordu. Öteden beri bu yörede sobalar 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı`nda kurulur, 19 Mayıs Atatürk`ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı`nda sökülürdü. Zeynep Hanım oğlanların okuldan gelmesini bekliyordu. Çocuklar zaman zaman okul bahçesinde top oynuyor ve eve geç geliyorlardı. Emre yedinci, Burak altıncı sınıfa gidiyordu. Emre ve Burak peş peşe eve geldiler. Emre üzüntüsünden annesinin yüzüne bakamıyordu. Burak da sessizdi. Belli ki bir şeyler olmuştu: -Çocuklar! Ne var, ne oldu? Birileriyle kavga mı ettiniz? Suratınızın bu hali ne? Çocuklar başlarını öne eğdiler. Konuşmak istemediler. Çaresizce korkarak annelerine baktılar. Zeynep Hanım, tekrar sordu: -Ne olduysa, bana tek tek anlatın. Babanızın ne kadar öfkeli olduğunu biliyorsunuz. Olduğu gibi her şeyi anlatın. Emre ağlamaklı bir sesle konuşmaya başladı: -Anne, okul dağıldıktan sonra okul bahçesinde arkadaşlarla top oynuyorduk. Bir arkadaşımla topu almak için mücadele ederken ayağım taş duvara çarptı. Babamın, geçen hafta aldığı Adidas spor ayakkabısı yanından yırtıldı. Bundan dolayı babamdan çok korkuyorum. Burak, annesine baktı: -Ben top oynamadım, benim ayakkabım sağlam dedi. Zeynep Hanım rahatlamıştı ama kocasının öfkesinden de kaygı duymaya başladı. Geçen yıl Burak ayakkabısını çamura batırdığı için babasından dayak yemiş, Zeynep Hanım kocasını zor zapt etmişti. Aynı şeyleri Emre’nin yaşamasını istemiyordu. Kocasını nasıl ikna edeceğini düşünmeye başladı. -Çocuklar siz bu konuda babanıza bir şey söylemeyin. Ben uygun bir zamanda babanıza söyleyeceğim. Akşama yakın Ahmet Usta eve geldi. Elini yüzünü yıkadı. Acıkmıştı, nasırlı elleriyle yemeğini yedi. Haberleri izlemek için televizyon karşısına geçti. Ana habere on beş dakika vardı. Sakıp Sabancı ve eşi Türkan Hanım’la röportaj yapıyordu. Sakıp Sabancı kendi ağzı (aksan) ile iş hayatını, başarılarını, çalışma disiplinini anlatıyordu. Sunucu kadın aile hayatını sordu, Türkan Hanım’ın teyzesinin kızı olduğunu severek evlendiklerini anlattı. Sunucu kadın: -Bunca zenginliğiniz var herhalde mutlu olmalısınız diye sordu? diye sordu. Sakıp Sabancı’nın içi yanıyordu. İlk çocuğu Dilek altı yaşına kadar yürümemişti. Oğlu metin doğuştan spastik felçliydi. Avrupa’nın ve Amerika’nın en ünlü doktorları çare olamamıştı. Kızı sevil normaldi. Ağlamaklı bir ses tonuyla konuşmaya başladı. -Türkiye’nin en iyi otomobillerini ben üretiyorum ama benim oğlum bu otomobillerin birini bile kullanamıyor. Benim oğlum çorap giyemedi, ayakkabı eskitemedi, yaşıtlarıyla sokakta top oynayamadı, babacığım! Diyemedi. Oğlumun bu durumunu görünce o kadar üzülüyorum ki ne olur Allah’ım benim hiçbir şeyim olmayaydı, soğan ekmek yiyeydim ama çocuklarım normal olsaydı. Sakıp Sabancı’nın eşi Türkan Hanım’ın da gözleri yaşlarla dolmuştu. Sunucuda duygulanmıştı. Ahmet, bu konuşmalardan çok etkilenmişti. Zeynep Hanım bu fırsatı kaçırmadı: -Ahmet, bugün okul dağıldıktan sonra Emre, okul bahçesinde top oynarken istemeden spor ayakkabısı yanından yırtılmış dedi. Ahmet bir hanımına baktı bir de oğlu Emre’ye baktı. Çocuk başı önde korkudan tir tir titriyordu. Burak, oturduğu yerden olanları izliyordu. -Ahmet, Emre’ye baktı: -Emre, ayakkabını getir, neresi yırtılmış, bakayım… Çocuk korka korka sağ ayakkabıyı babasına uzattı. Ahmet eline aldığı spor ayakkabıyı evirdi çevirdi. Bir parmak ucundaki yırtığa baktı: -Emre yanıma gel, dedi. Emre çekine çekine babasının yanına yaklaştı. Zeynep Hanım, Emre’yi dayaktan kurtarmak için yanlarına yaklaştı. Ahmet birden Emre’yi kucakladı. Ona sımsıkı sarıldı, yanaklarından şapur şupur öptü. Zeynep Hanım ve Burak gördükleri karşısında şaşırdı. Emre de şaşırmıştı. -Oğlum, bir çift ayakkabı değil, on çift ayakkabı sana kurban olsun. Ben sana yenisini alırım canını sıkma, dedi. Ahmet içinden düşündü. Benim çocuklarım sağlıklı, ikisi de zehir gibi akıllı… Geçen sene ikisi de takdirname aldı. Ben de hanımım da sağlıklıyız. Ahmet mutluluklarının farkına varmıştı. Herkesin yüzünde bir gülümseme, bir mutluluk vardı. Bir an sessizlik oldu. Ahmet gülümseyerek konuşmaya başladı: -Hanım, hanım! Ben Sakıp Sabancı’dan zenginmişim de haberim yokmuş. Bunu şimdi daha iyi anladım. En büyük mutluluk, en büyük zenginlik sağlıklı olmakmış!





arun ÇİTİL

Eğitimci yazar
 
Eti Senin, Kemiği Benim
Mehmet Öğretmen köyde tek öğretmendi.Mesleğine başlayalı on üç yıl olmuştu.Beyaz tenli uzun
boyluydu.Bünyesi de zayıf olduğundan kamburmsu bir görüntüsü vardı.Bu köye geleli beş yıl
olmuştu.Mesleğini severek yapıyordu.Kendisi de köylü çocuğu olduğu için, köyde severek çalışıyor ve
 
her yıl birkaç öğrencisinin Anadolu Lisesini kazanmasını sağlıyordu.Bu başarısından dolayı İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından Takdirname ile ödüllendirilmişti.Köylüler de muhtar da öğretmenlerinin
bir dediğini iki etmiyorlardı.Onu çok seviyorlar ve ona saygı gösteriyorlardı.
Mehmet Öğretmen geç evlenmişti.İki kızı vardı.Büyük kızı Aslıhan bu sene okula başlayacaktı.Küçük kızı Ayşe ise üç yaşına yeni basmıştı.Hanımı Fatma ilkokul mezunuydu ama akıllı,yetenekli bir kadındı.
Çok güzel yemekler yapar,elbise diker,kazaklar örer ve boş zamanlarında da kitap okurdu.Ayrıca lojmanın yanındaki kümeste tavukları besliyor ve tavukların hem etinden hem yumurtasından faydalanıyorlardı.Doğal besleniyorlardı.
Yaz mevsimi bitmek üzereydi,ağaçların yaprakları tek tük sararmaya başlamıştı.Güz gelmişti. Havlar soğumaya başlamıştı.Kışlık yiyeceklerin ve giyeceklerin yanında,kışlık sögüt odunları da hazırlanıyordu.Altı ay şiddetli kışın sürdüğü bir köyde yaşıyorlardı.
Fatma Hanım,ilçeye gidip kışlık giyecek ve mutfak ihtiyaçlarını almak istiyordu.Mehmet Öğretmen,
esasen aybaşaının gelmesini bekliyordu; cebinde alışveriş için parası yoktu çünkü aldığı maaş dört kişilik bir ailenin geçimine yetmiyordu.İlçedeki bütün esnafları yakinen tanıyordu.Eşinin ve çocuklarının ısrarına dayanamadı:
_---Yarın alışveriş için ilçeye gidiyoruz,deyince çocuklar, babalarının boynuna sevinçle sarıldılar.Mehmet Bey de çocuklarına sıkıca sarıldı.Fatma Hanım gülümseyerek onları izliyordu.Hele hele Ayşe’nin mutluluğuna diyecek yoktu çünkü babası ne zaman ilçeye gitse, ona topitop, somruk şekeri getirirdi.
Köyde tek bir minibüs vardı.Şoför Ahmet,çok konuşkan neşeli biriydi.Aynı zamanda öğrenci velisiydi.
Mehmet Bey ilçeye gideceklerini söyleyince,Şoför Ahmet minibüsün ön koltuğunu onlara ayırdı.
Ertesi gün erkenden kalktılar,minibüsün ön tarafına oturdular.Minibüste oturacak yer kalmadığından
Bazı yolcular kucak kucağa sıkışık oturmuştu.İki erkek yocu da ayaktaydı.
Şoför Ahmet bağajları yerleştirdi.Arabayı çalıştırdı,teyibe Mahzuni’nin kasetini koydu.İşte gidiyorum
Çeşm-i siyahım,türküsü çalıyordu.Hasılat iyiydi . Neşeyle sigarasını tüttürdü. .Yaklaşık kırk beş dakikalık bir yolculuktan sonra İlçeye vardılar.Şoför Ahmet,köy garajında yolcularını indirdi ve ikindi sonu köye döneceklerini herkesin duyacağı bir sesle söyledi.
Fatma Hanım,iplikçi dükanından beyine,kendisine,kızlarına kışlık kazak örmek için çeşitli renkte çile
çile ipler aldı.Tuhafiye dükkanından beyine,kendisine,kızlara iç çamaşırı,çorap aldı.Kırtasiye dükka-
nından Aslıhan’a mavi bir çanta ve kitaplar,defterler,dosyalar,renkli renkli kalemler,silgiler aldılar.
Aslıhan sevinçten uçuyordu.Çantasını elinden bırakmıyordu.Bir lokantada et yemeği yediler.Çocuk-
lar çok sevdikleri coca colayı sevinçle içtiler.
Vakit epeyce geçmişti.Güneş sallanmış,ikindi yaklaşmıştı.Oldukça sıcak bir gündü.Köy garacında
bulunan bakkal Dumuş’tan mutfak ihtiyaçlrını alacaklardı.Bakkal dükkanına vardıklarında birkaç
müşteri vardı.Onlar gittikten sonra bakkal Durmuş güleryüzle:
_Hoş geldiniz Mehmet Öğretmen,yengehanım siz de hoş geldiniz!dedi.
Bakkal Durmuş,kızlara topitop şeker ikram etti.Küçük kız Ayşe topitop şekerini alır almaz
maç maç emmeye başladı.Mehmet Öğretmen, yaklaşık beş yıldan beri mutfak alışverişini
düzenli olarak bakkal Durmuş’tan veresiye yapıyor ama maaşını alır almaz, ilk olarak bakkal
borcunu ödüyordu.Şimdiye kadar borcunu hiç aksatmamıştı.Düzenli ödemişti.
Fatma Hanım, elindeki listeden ihtiyaçlarını söylemeye başladı:iki kilo pirinç,iki litre kristal zetin
yağı,bir kilo siyah zeytin,üç paket sana yağı,goflet,helva, tahin, biskivü,sabun,tursil,pril……Bakkal Durmuş söylenenleri tek tek hazırlayarak poşetlere koydu.
Mehmet Öğretmen çay tiryakisiydi.Hele hele karanfilli çayı çok severdi.Akşamları misafirlerine
çayı bizzat kendisi demlerdi. Köylük yerde çay sohbetlerine doyum olmazdı:
Mehmet Öğretmen:
--Durmuş amca ,iki kilo kesme şeker ile bir kilo da Filiz çayı ver.Sana zahmet, bunların hepsini
benim hesabıma yaz,önümüzdeki hafta aybaşı,öderim,dedi.
Bakkal Durmuş orta halli bir bakkaldı.Memlekette 1980’li yılların yüksek enflasyonu vardı . O yıllarda şeker ve çayı Tekel malı olduğu için peşin alıyor, bundan dolayı da peşin satıyordu.Piyasa o kadar kötüydü ki birçok ürünü,sattığı fiayata alıp raflara koyamıyor;zarar ediyordu. Piyasada stokçuluk yapıldığından, en çok çay ve şeker kıtlığı vardı.
Bakkal Durmuş:
---Mehmet Öğretmen,çayı ve şekeri peşin parayla aldığımızdan, peşin satıyoruz,borca vermiyoruz;
kusurumuza bakma! dedi.Mehmet Öğretmen,bir hafta sonra maaşını alacağını,şimdiye kadar bir
kez bile borcunu ödemeyi akstamadığını, üzüntülü bir ses tonuyla söyledi ama Bakkal Durmuş yine de olmaz,deyince çok mahçup oldu. duydukları karşısında donup kalmıştı.Cebinde, çayı ve şekeri peşin alacak parası yoktu.
Konuşmaları Hanımı Fatma da duymuştu.Hanımının yanında, böyle bir duruma düştüğü için
çok utandı.Yüzü kızardı,gözünün beyazı kızıllaştı.Kulakları uğuldadı,başı dönüyordu.
Bakkal Durmuş da yaptığının yanlış olduğunu anlamıştı ama iş işten geçmişti.Fatma Hanım,
eşinin daha fazla üzülmesini istemediği için:
---Mehmet,minübüs kalkacak,geç kalıyoruz;hadi gidelim.dedi.
Mehmet Öğretmen, küçük kızını kucağına aldı,eşi de Aslıhan’ın elinden tuttu.Diğer poşetleri de almadan bakkaldan üzüntüyle ayrıldılar.Bakkal arkalarından bakakaldı.Hiçbir şey söyleyemedi. Yaptığı hatanın şaşkınlığı içindeydi. Minibüs, yolcularını almış, onları bekliyordu.Mehmet Öğretmen, yaşadığı bu olayı bir türlü kabullenemiyordu. İçin için kendini yiyordu.Sessizce ve üzüntüyle minibüse bindiler.Minibüs
köye hareket etmişti.Herkes, birbiriyle derin bir sohbetteydi.Gözü küçük kızın emdiği topitop şekerine takıldı .Çocuk,hiçbir şeyden haberiz, neşeyle şekerini yalıyordu.Minibüs şose yolda tozu dumana katarak ilerliyordu. Hiç kimseyle konuşmadı.İçinden düşünmeye başladı. Bana şeker ve çayı borca vermeyen bu insanlar,kendi canları,kendi kanları, en kıymetli varlıkları olan çocuklarını, biz öğretmenlere nasıl emanet ediyorlar?diye düşndü. Bu durum ne yaman bir çelişkiydi! İçinden, 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde, bizleri kuru kuruya öven ve öğretmenleri bu duruma düşüren yöneticilerimiz utansın,dedi .Köye yaklaşmışlardı. Derin düşüncelere dalmıştı. Şoför Ahmet sıkıntılı bir durumun olduğunu anlamştı ama kalabalıktan dolayı ona soramadı. Mehmet Öğretmen’in kulaklarında, Bakkal Durmuş’un ve öğrenci velilerinin söyledikleri sözler çınlıyordu:
---Bakkal Durmuş:
----Mehmet Öğretmen, kusura bakma, çayı ve şekeri borca veremiyoruz!
-----Öğrenci velileri:
---Öğremen Bey, çocuğumuzu önce Allah’a sonra size emanet ediyoruz. Yeter ki okusun, adam olsun.
Hayatını kurtarsın. Vatana, millete hayırlı bir evlat olsun!
ETİ SENİN, KEMİĞİ BENİM OLSUN!





Apis Kemal (Kemal Çapar 1952-1987)




 APİS: Bir çeşit bal arısı. Nadir Bey, zile bastı. Hizmetli kapıyı açtı. -Bana Kemal Bey’i çağır dedi. Nadir Bey, Kaymakamlık Yazı İşleri Müdürüydü. Kısa boylu,kıvırcık saçlı, buğday tenli ve hafifçe şişmandı.Dürüst,çalışkan,titiz ve disiplinli bir müdürdü. Kaymakamlığın her şeyi ondan sorulurdu. İlçedeki diğer daireler problemini ilk önce Nadir Bey’e iletirler, onun uyarılarına göre resmi yazılarını kaymakamlığa yazarlardı. Nadir Bey'i herkes sever ve sayardı. Kemal Bey'in babası Seyit Ahmet Bey kaymakamlık yazı işleri müdürlüğünden emekliydi. Kemal Bey devlet terbiyesini babasından almıştı. Kemal Bey babayiğitti. Yaklaşık bir seksen beş boyunda yüz yirmi kilo ağırlığında esmer tenli, uzun yüzlü, büyük burunlu, ela gözlü, simsiyah saçlı bir memurdu. Oldukça yakışıklı biriydi. Saçlarını her zaman arka tarafa doğru tarardı. Saç tipiyle Zeki Müren’e benzerdi. Kemal Bey, Kaymakamlık binasının en temiz ve en kibar giyinen memuruydu. Taş kaymakamlık binasının zemin katında arşiv ve ilçe seçim müdürlüğü, birinci katta adliye, nüfus, tapu dairesi, ikinci katta kaymakamlık, maliye, ziraat müdürlüğü bulunuyordu. Nadir Bey’in kapısı çalındı. Kemal Bey başıyla asker selamı verdi: -Beni emretmişsiniz, buyurun müdürüm? Nadir Bey, Kemal’e göz ucuyla baktı. Önündeki yazıları karıştırdı. -Kemal Bey, valilikten ücretli öğretmenlerle ilgili bir genelge bekliyoruz. Postaneye gelmiş olabilir. Hizmetlilerden birini postaneye gönder, Kaymakamlıkla ilgili yazıları getirsin. Gelen yazılar içinde ücretli öğretmenlerle ilgili genelge varsa kayıt ettikten sonra hemen onu İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne gönderelim. Kemal Bey, geldiği gibi Nadir Bey’i kafasıyla selamladı. Kapıdan ayrıldı. Bütün bu kurum memurları içerisinde tartışmasız en şık, temiz, güzel giyinen Kemal Beydi. Kış mevsiminde sade ve canlı renklerden takım elbiseler giyerdi. Yaz mesaisinde ayağında askılı bir pantolon, üzerinde canlı renklerden gömlekler giyerdi. Göbeği çok büyük olduğundan kemer yerine omuzdan askılı pantolonlar giyerdi. 1978-79 yıllarında Afşin’de Kaymakamlık yapan Selahattin Alanya, Kemal Bey’i odasına çağırdı. Kemal Bey, heyecanla Kaymakam’ın kapısını çaldı ve içeri girdi. -Beni emretmişsiniz, buyurun Sayın Kaymakamım! Kaymakam şöyle bir Kemal Bey’e baktı. Sert disiplinli bir kaymakamdı. Ciddi bir ses tonuyla konuştu: Kaymakam: -Kemal Bey, benim itibarımı sıfır ettin. Kaymakamlıkta benden şık, düzgün kimse giyinmezdi. Sen beni geçtin dedi. Kemal Bey esas duruşunu bozmadı. Ne söyleyeceğini şaşırdı, konuşamadı. Kemal Bey’in bozulduğunu gören sert Kaymakam gülmeye başladı. Kemal Bey’e koltuğa oturması için işaret etti. Kemal Bey tereddüt etti. -Otur, Kemal Bey! Ben aslında seni güzel, temiz, şık giyinmenden dolayı tebrik etmek için çağırdım. Her zaman böyle ol dedi, çay söyledi, birlikte içtiler. Kemal Bey her gün işini düzenli yaptığı ve arı gibi çalıştığı için kendisine 'Apis' Kemal denirdi. Kemal Bey Saime Hanım ile evliydi. Saime Hanım’ın annesi Uzun Yayla Çerkezlerindendi. Bir süre çocukları olmadı. Daha sonra Hülya ve Ahmet adında iki çocuğu dünyaya geldi. Ailesine ve çocuklarına çok düşkündü.    Kemal Bey, yemek yemeyi çok severdi. Etli yemeklerin hepsini çok sever ve çok yerdi. Afşin tavaya bayılırdı, arkadaşları çatal kullanırken kendisi tavayı pideyle eliyle yerdi. Hele hele içli köfteye hiç dayanamazdı, fındık yer gibi içli köfte yerdi. Her çeşit tatlıyı çok severdi. Yöresel yemeklerden tarhana çorbası ile pakla kıymasını her zaman severek iştahla yerdi. Kaymakamlık personeli bazı günler öğle yemeği için Arif Usta’nın lokantasına giderlerdi. Yemek yedikten sonra herkes Kaymakamlığa dönerken Kemal Bey işi olduğunu söyleyerek evine giderdi. Bu durum ilk önceleri dikkat çekmedi. Her yemekten sonra Kemal Bey evine gidiyor, daireye evden geliyordu. Nadir Bey merak etti. Kemal Bey eve niçin gidiyor? Bir gün kemal Bey’i yanına çağırdı:  -Kemal Bey, lokantadaki öğle yemeğinden sonra herkes daireye gelirken sen niye eve gidiyorsun?  Kemal Bey, duraksadı, kızardı, biraz düşündükten sonra: -Müdürüm, doğrusunu söyleyeyim mi? -Evet, doğrusunu söyle, herkes merak ediyor! Kemal Bey, iki elinin avuç içlerini birbirine sürttü. İki eliyle gür saçını arkaya doğru taradı. -Sayın Müdürüm, lokantada yediğimiz yemeklerden ben doymuyorum. Bir tabak kuru fasulye bir tabak pilav geliyor. Biri bir duluğumun dişini, biri bir duluğumun dişini dolduruyor. İkinci tabakları istemeye utanıyorum. Lokantada yediklerim benim için aperatif oluyor. Bundan dolayı eve gidiyor eve karnımı doyuruyorum. Nadir Bey’in içinden gülmek geldi ama ciddileşti: -Tamam Kemal Bey! Konu anlaşıldı. Çıkabilirsin, dedi. Kemal Bey, yaz mevsimi olduğu için çok sevdiği arkadaşlarıyla gezmeye giderdi. Sosyal etkinliklere, festivallere, kermeslere katılırdı. Hafta sonu olmuştu. Çok yakın arkadaşları olan Öğretmen Fevzi Özgül, Öğretmen Mustafa Cemil Arıkan, Doktor Hasan Beyazıt ve Eczacı Salim Kaynak’la bir araya geldiler.Ekinözü Cela içmelerine giderek tava yemeye karar verdiler. Hepsi de Kemal Bey'i çok sever ve onunla şakalaşırdı. Kemal Bey de onları sever ve sayardı. Çünkü Hepsi de çocukluk arkadaşıydı.Yarım saatlik bir yolculuktan sonra Eczacı Salim'in arabasıyla Ekinözü içmelerine vardılar. Yaz mevsimi ve hafta sonu olması dolayısıyla Ekinözü içmeleri hınca hınç doluydu. Arabayı park ettikten sonra bir kasap dükkânına vardılar. Kemal Bey'e eti sen seç, dediler. Kemal Bey, kasap dükkânındaki koyun gövdelerine baktı. Bir koyunun arka budunu seçti. Kasap dükkânında fırında vardı. Koyun etinden kuşbaşı tava yapılmasını istediler.  Bir buçuk saat sonra tavanın hazır olacağını öğrendikten sonra kasaptan ayrıldılar. 12 Eylül 1980 yılının ilk yıllarıydı.  Halktan askere, polise, devlet memurlarına karşı bir çekingenlik vardı. Bir grup Jandarma geldi.  Acı suyun başındaki herkes kenara çekildi, askerler şişelerine acı suyu doldurarak oradan ayrıldılar. Süre dolmuş tava pişmişti. Ben arkada tavanın başına geçtim.  Altı sıcak pide ile tavayı yemeye başladılar.  Kemal Bey tavaya abandı. Tava acıydı,  Kemal Bey terlemeye başladı. Mendilini çıkardı, sol eliyle mendille terini siliyor; sağ eliyle tavayı yiyordu.  Diğer arkadaşları yarım pide yemeden tavadan çekildiler. Kemal Bey 2 pide ile tavayı sünnetledi. Tava yedikten sonra acı su içeceklerdi. Yanlarında 5 litrelik pet su kabı, 2 tane de boş serum şişesi vardı. Doktor Hasan ve Eczacı Salim parktaki masada otururken diğer üç arkadaş acı su almak için acı su çeşmelerinin başına vardılar. Yaşlı, genç, kadın, çocuk, acı su doldurmak için çeşmenin başında birbirleriyle mücadele ediyorlardı. Suyu nasıl dolduracaklarını düşündüler. Fevzi Özgül bir plan yaptı. Aralarında konuştular, o senaryoyu uygulamaya karar verdiler. Kemal Bey askılı pantolonu ve pembe gömleği ile çeşmelerin bulunduğu duvarın üzerine çıktı. Eliyle saçlarını arkaya doğru sıvazladı. Birden gür bir sesle konuşmaya başladı: -Bayanlar, baylar bir dakikanızı rica ediyorum. Ben ve arkadaşlarım Kahramanmaraş Sağlık Müdürlüğü Hıfzıssıhha Kurulundan geliyoruz. İçme suyunun analizlerini yapmak için numune alacağız. Beş dakika müsaade ediniz! Kemal bey o kadar tok ve yüksek sesle konuşunca, çeşmelerin başındaki kalabalık çeşmelerden uzaklaştı. Kemal Bey, Fevzi Özgül’e dönerek: -Buyurun, Sayın Müdürüm! Fevzi Özgül hiç bozuntuya vermedi. Ciddi bir şekilde Mustafa Cemil’e baktı tane tane konuşmaya başladı. -Şefim, elindeki şişelere beş çeşmeden de ayrı ayrı numune al, daha sonra orta içmelerden ve yukarı içmelerden de numune alacaksın. Mustafa Cemil, tek başına çeşmelerin başına vardı. Kalabalık pürdikkat onu izliyordu. Beş çeşmeden tek tek serum şişelerine numune aldı. Beş litrelik pet şişeyi de acı su ile doldurdu. Kemal Bey yüksek sesle: -Buyurun arkadaşlar! Anlayışınız için teşekkür ederiz. Şimdi suyunuzu alabilirsiniz, demesiyle herkes suya hücum etti. Halk devletten korkuyordu. Sıkı yönetim yılları olduğu için hiç kimse sorgulamadı. Herkes gerçek zannetti. Kısa bir süre içerisinde halk arasında valilikten görevli memurların geldiği, içme suyunun analiz edileceği haberi kulaktan kulağa yayıldı. Tatlı satan esnaflar da duymuştu.  Dr. Hasan ve Eczacı Salim parkta bir masada oturuyordu. Yapılan şakadan haberleri yoktu. Acı suyu içtiler, tatlı yemek için bir tatlı dükkânına vardılar, bir masaya oturdular. Fevzi Özgül masanın temizliğini kontrol etti. Parmağını masanın üzerine gezdirdi. Masa tozluydu. Görevli hemen geldi. -Efendim, masaları sürekli siliyoruz ama zemin toprak olunca, kalabalıktan dolayı toz oluyor, dedi. Elindeki ıslak bezle masayı tertemiz sildi. Cam tabak içinde önlerine kıvrım tatlı geldi. Herkes birer kıvrım tatlı yedi, Kemal Bey üç kıvrım tatlı yedi ama doymamıştı. Tatlının üstüne birer bardak acı su içtiler. Fevzi Özgül: -Hesabımız ne kadar? Dedi. Dükkân sahibi masanın başına geldi: -Ne parası efendim! Maraş'tan görevli gelmişsiniz, müessesemizin size ikramıdır, dedi parayı almadı. Fevzi Özgül: -Olmaz, lütfen hesabı getirin diye ısrar ettiyse de para almadılar. Bu davranış karşısında dükkân sahibine teşekkür ederek içmelerden ayrıldılar. Yapılan şakayı Dr. Hasan ve Eczacı Salim arabada öğrenince katıla katıla güldüler. Kemal Bey ellerini birbirine sürdü, bir ah!Çekti. -Ben, tatlının bedava olduğunu bilseydim, tepside kalan tatlıyı yerdim! Yaz mevsimi olduğu için halk eğitim mezuniyet kursları peş peşe yapılıyordu. Kermes törenleri genellikle hafta sonu yapıldığı İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü kaymakam ve Kaymakamlık personeline, adliye teşkilatını, garnizon komutanını, diğer kurum müdürlerinin törenlere davet ediyordu. Afşin'in Soğucak köyünde halk eğitim biçki-dikiş kursunu bitiren hanımlara sertifika töreni vardı. Soğucak Köyü Çerkez köyüdür. Misafirler için çeşit çeşit Çerkezköy börekleri, kömbeleri, pastalar, sarmalar, dolmalar, içli köfteler hazırlanmıştı. Ağustos ayı olduğu için misafirler için taze sağılmış petek ve süzme ballarda hazırlanmıştı. Sertifika töreni için Kaymakam Bey ve Kaymakamlık personeli, birkaç hâkim ve savcı, Garnizon komutanı, okul müdürleri ve Halk Eğitim Müdürlüğü personeli köye gelmişti. Kısa bir tören yapıldı. Kursiyerlere sertifikaları Kaymakam Bey ve diğer protokol üyeleri tarafından verildi. İkram faslı için ilkokulun salonu hazırlanmıştı. Yiyecekler uzunca bir masanın üzerine yerleştirildi. Başköşeye Kaymakam Bey olmak üzere davetliler oturdular. İkramları yemeye başladılar. Ağır ceza reisi Mehmet Erten Bey, Kemal Bey, Nadir Bey yan yana oturmuştu. Kemal Bey masadaki içli köfteyi görünce diğer yiyecekleri el sürmedi. Fındık yer gibi içli köfteleri yemeye başladı. Masanın üzerinde yeni sağılmış taze petek balı yufka ekmekle dürüm ederek yiyordu.Arada sırada ayran içiyordu. Hâkim Mehmet Erten, Kemal Bey'i hayretle izliyordu. Şaşırmıştı, dayanamayıp sordu; -Kemal Bey, maşallah! Köfte ve balı götürüyorsun! Kaç adet köfte yedin? Diye sordu. Kemal Bey ağzındaki lokmayı yuttu ve bir bardak ayran içtikten sonra cevap verdi: -Sayın Hâkimim, yirmi yedi köfte, bir kilo taze petek bal yedim ve beş bardak ayran içtim. Yeme içme faslı bittikten sonra protokol köyden ayrılmaya başladı. Hâkim Mehmet Bey, Nadir Bey, Kemal Bey aynı arabaya bindiler. Kemal Bey'in büyük olan karnı daha da büyümüştü. Nadir Bey, şoförün yanında ön koltukta; Hâkim Mehmet Erten ile Kemal Bey arka koltukta oturuyordu. Höyüklü (Tılavşın) köyünün içinden Göksun çayı geçiyordu. Araba köprüden geçerken Kemal Bey çaya baktı. Çay tersine yukarı doğru akıyordu. Yanındaki Hâkim Mehmet Erten’e dönerek: -Hâkim Bey! Bu çay neden yukarı doğru, tersine akıyor? Hâkim Mehmet Erten bir çaya baktı, çayın akışı normaldi;  bir Kemal Bey'e baktı. Kemal Bey'in rahatsızlandığını anladı. -Yirmi yedi köfte bir kilo bal yer beş bardak ayran içersen bu çay dikine de akar, dedi ve gülümsedi. Afşin'e geldiklerinde Kemal Bey rahatsızlandı. Yürek bulantısı vardı, bal tutmuştu. Birden kustu. Kusunca rahatlamıştı. Tansiyonu yükselmişti, dilaltı ile tansiyonunu düşürdüler. Kemal Bey 1982 anayasa referandumunda sandık başkanı olarak Soğucak köyüne gitti. Eşinin de Çerkez kökenli olması bu tercihte etkiliydi. Köy muhtarı Kemal Bey içli köfteyi çok sevdiği için köfte yaptırdı. Kemal Bey yine doyasıya içli köfte ve bal yedi.  1983 milletvekilliği seçimlerinde yine aynı köye sandık başkanı olarak gitti. Köfte ve balını yedi.  1984 Belediye Başkanlığı seçimlerinde yine sandık başkanı olarak Soğucak’a gitti.  Muhtar yine içli köfte ve bal ikram etti. Köylüler ile Kemal Bey arasında çok güzel bir dostluk gelişmişti.  Kaymakamlığa gelen köylülerle yakından ilgileniyor, her konuda onlara yardımcı oluyordu. İlçedeki bütün sosyal etkinliklere katıldı için gençler tarafından da çok seviliyordu. Çocukla çocuk, büyükle büyük oluyordu Eşi Saime hanımı ve çocuklarını çok seviyordu. Kızı Hülya yedi yaşına, oğlu Ahmet dört yaşına yeni basmıştı. Mesaisi bitince çocukları sevmek için doğrudan evine gidiyordu. Yazısı çok güzeldi, inci gibi yazardı. Kemal Bey'in kilosu fazlaydı. Kolesterolü yüksekti.Perhiz yapmadığından sürekli tansiyonu yükseliyordu. Kalbinde sıkışma, ritim bozukluğu oluyordu. Nefes almakta güçlük çekiyordu. Zaman zaman da göğsünde sızı, kolunda uyuşmalar oluyordu. Bütün bunları eşinden gizledi, onun üzülmesini istemiyordu. Doktor Hasan, Kemal Bey'i muayene etti. Spor yapmasını, yürümesini, kilo vermesini, az yemesini, bol su içmesini önerdi. Ayrıca bir kalp doktoruna gitmesini söyledi ama Kemal Bey doktora gitmedi. 1987 milletvekili seçimlerinde yine sandık başkanı olarak Soğucak köyüne gitti. İçli köfte ve bal ikramı yapıldı. Ama Kemal Bey bu defa çok az yedi. Kemal Bey sandık kuruluna, partilere, seçmenlere duygulu bir veda konuşması yaptı. -Sevgili Soğucaklılar, dört seçimdir sandık başkanı olarak köyünüze geldim. Beni kendi evladınız gibi karşıladınız, en güzel şekilde ağırladınız. Hepinize çok çok teşekkür ediyorum. Allah hepinizden razı olsun! Kaymakamlığa hepinizi beklerim, her işinize yardım etmeye hazırım. Hepinizden hakkınızı helal etmesini istiyorum. Bundan sonraki seçimlerde sandık başkanı olarak gelmezsem bilin ki ben ölmüşüm!Dedi. Bu söz üzerine ortalığı derin bir sessizlik kapladı. Muhtar: -Kemal Bey! Bu nasıl söz? Allah korusun! Allah uzun ömürler versin!Dedi. Kemal duygulu bir şekilde köyden ayrıldı. Kilo vermek için yürümeye başladı. İş yerine yürüyerek gidiyor, yürüyerek geliyordu. Zaman zaman kalbinde sıkışmalar, baş dönmeleri oluyor, nefes almakta güçlük çekiyordu. 1 Aralık 1987 günüydü, hava soğuktu. Öğle yemeği için eve geldi. Saime Hanım pakla kıyması yapmıştı. Çok hoşuna gitti, turşu ile birlikte fazlaca yedi. Üzerine ayran içti. Kaymakamlığa gitmek için evden ayrıldı. Ceza evinin önüne geldiğinde gözünün önü karardı, kalp atışları hızlandı, soğuk havaya rağmen alnında boncuk boncuk terler birikmişti. Yola düştü. Ambulans yoktu. Bir taksiyle hastane aciline götürüldü. Kemal Bey 35 yaşında rahmeti Rahman'a yürüdü. Geride genç bir hanım dul, iki çocuk yetim kalmıştı. Kemal Bey'in ölümüne bütün Afşin çok üzüldü. 1989 belediye seçimlerinde Soğucak köyüne bir başka devlet memuru sandık başkanı olarak gitti. Köylülerin gözü güleç yüzlü, göbekli, babayiğit Kemal Bey'i aradı ama Kemal Bey yoktu... Yorum Gönder 1


Yeşil Afşin Gazetesihttp://www.yesilafsin.com/apis-kemal-kemal-capar-1952-1987-makale,585.html

www.yesilafsin.com





Emekli öğretmen Harun Çitil Hafız Hamiş'i yazdı.



Bayat Hamsi.
Harun Çiti.Hafız Hamiş, Afşin’deki toprak kaledeki evinden bahçeye çıktı. Dışarısı soğuktu. Deli bir poyraz esiyordu, her taraf soğuktan donmuştu. Havada hiç bulut yoktu. Kış mevsimiyle işler kesattı, geçim sıkıntısı çekiyordu. Hafız Hamiş orta boylu, esmer tenli, kafası kelleşmiş tıknaz bir adamdı. Çok saf ve dürüst bir insandı. Evin geçimini ilkbaharda bağ kazarak-belleyerek yaz mevsiminde ırgatlık ve amelelik yaparak, inşaatlarda çalışarak sağlıyordu. Ayrıca dört mevsim mezar kazıcılığı yapıyordu. Her sabah sabah namazından sonra toprak kaleden cenaze selalarını dinlerdi. Mezar kazmaya giderdi ne verirlerse razı olurdu. Sonbaharda kışlık odun kırardı. Geçen yıl kış mevsiminde Adana’dan hamsi getirmiş ve satmıştı. Zor bir işti ama epeyde kâr etmişti. Yine hamsi getirip satmaya karar verdi. Kardeşi Alaattin ile konuştu ama sermayeleri yoktu. Ömer Hamiş’ten sermaye parasını aldı. Adana’nın yolunu tuttu. Adana balık halinden yirmibeş kasa dondurulmuş hamsi satın aldı. Trenle Malatya Kapıdere istasyonuna, ordan da bir pikapla Elbistan’a getirdi. Vakit öğleydi çarşı caminin yanında balıklarını satmaya başladı. Beş kasa balık satmıştı ki Elbistan’ın yerli balıkçıları Hafız’ı zabıtaya şikayet edeceklerini söyleyince Hafız apar topar Afşin’e hareket etti. Turabioğlu (Aşağı Camii) yanında balıkları satmaya başladı. Kardeşi Alaattin de kendisine yardım ediyordu. O yıllarda Afşin-Elbistan A Termik santraliinşaatı dolayısıyla Afşin’de çok yabancı işçi çalışıyordu. İkindi namazından sonra on kasa balık sattı. Elinde on kasa balık kalmıştı, akşam olmadan onlarıda satacaktı. Çünkü müşteri çoktu. Hafız’ın mutluluğu yüzünden okunuyordu. Yüzünde hep bir gülümseme vardı, dişi dişine değmiyordu. Hafız’ın balık satışından Afşin’in balıkçıları rahatsız oldular. Gardiyan Mehmet’e Hafız’ı şikayet ettiler. Gardiyan Mehmet; -Siz merak etmeyin, ben bu işi hallederim, dedi aklına bir cinlik gelmişti. Hafız’ın Adana’dan Hamsi getirdiğini, Elbistan’da beş kasa sattığını öğrendi. Yakın arkadaşları olan Arzuhalci Yusuf, Katip Hasan,Hacıömer’in oğlu Mehmet Kara, Nüfus Müdürü Mehmet bir araya gelerek Hafız Hamiş’e kötü bir şaka yapmaya karar verdiler. Senaryo hazırlanmıştı. Gardiyan Mehmet, Hafız Hamiş’in yanına vardı. Selam verdi: -Hafız, çok önemli bir şey söyleyeceğim.Beri gel kimse duymasın. Hafız; -Buyur Mehmet Efendi! Gardiyan Mehmet: -Hafız, bu balıklardan Elbistan’da birkaç kasa satmışsın. Balıklar bayat olduğu için, balığı yiyenlerden beş kişi gıda zehirlenmesinden hastaneye kaldırılmış. Jandarma soruşturma başlatmış. Afşinli bir balıkçıdan satın aldıklarını söylemişler ama balık satan kişinin ismini bilmediklerini söylemişler. Hafız Hamiş’in birden yüzünün rengi değişti. Duydukları karşısında ne yapacağını ne diyeceğini bilemedi. Konuşmak istedi, dili tutuldu. Yalvarır gözlerde Gardiyan Mehmet ‘e baktı. -Kurbanın olayım Mehmet Efendi! B… yiyeyim! Şimdi ben ne yapacağım , bana bir akıl ver!... Gardiyan Mehmet çaktırmadan bıyık altından hafifçe gülümsedi, Arzuhalci Yusuf, Nüfusçu Mehmet, Zeytinci Hacı Ömer'in oğlu Kara Mehmet, Katip Haşim uzaktan olanları seyrediyordu. Gardiyan Mehmet biraz düşündü, çenesini kaşıdı, elini başına götürdü; -Hafız, kendine gel! Hemen bu balık kasalarını buradan kaldır. Yok et! Hafız Hamiş; -Balıkları nereye götüreyim. - Bir at arabası getir, kaleye çıkar, uygun bir yere, en az bir metre derinliğinde bir çukur kaz, kasalarıyla birlikte balıkları çukura göm, üzerini toprakla kapat. Sakın kasaları alayım deme çünkü balığın kokusu kasalara sinmiştir. Hafız Hamiş denileni yaptı evin yanındaki çitlerin dibine balıkları kasalarıyla birliktegömdü. Kan ter içinde kalmıştı. Tekrar Gardiyan Mehmet ‘in yanına gitti. -Şimdi ne yapayım? -Şimdi, dosdoğru eve gidiyorsun, kesinlikle evden dışarı çıkmıyorsun. Benden haber bekleyeceksin. Hafız Hamiş eve gitti. Eşi Zübeyde Hanım lokumu çok severdi. Hafız Adana’dan aldığı lokumu Zübeyde Hanıma verdi. Başına gelenleri kekeleyerek anlattı. Zübeyde Hanım da korkmuştu ama Hafız’a moral vermek için bayat balıktan adam ölmez, olsa olsa midesi bozulur dedi. Çocuklara duyurmamaya karar verdiler. Hafız Hamiş, pencerenin önüne oturdu. Şimdi beni almaya gelecekler, diye korkuyla beklemeye başladı. Kalbi küt küt atıyordu. İçinden bu işten bir kurtulayım, tövbe bundan sonra balık malık satmam, diyordu. Akşam vakti Gardiyan Mehmet geldi. Hafız onu kapıda karşıladı. -Mehmet Efendi, ne olur iyi bir haber ver, Elbistan’dan yeni bir haber var mı ?diye kekeleyerek sordu. Gardiyan Mehmet biraz ağırdan aldı. Hafız ‘ın yüzüne baktı; yavaş yavaş ve tane tane konuşmaya başladı: -Hafız Efendi, beş kişi yoğun bakımdan çıkmış, yani ölüm tehlikesi kalmamış Gıda zehirlenmesinden bir süre daha hastanede tedavi göreceklermiş. Cumhuriyet savcılığı soruşturma başlatmış. -Peki, Mehmet Efendi şimdi ben ne yapayım? Gardiyan kendisinden emin bir sesle: -Sen, benden haber bekleyeceksin . En az on gün evden dışarı çıkmayacaksın. Kimseye görünmeyeceksin. Hafız Hamiş on gün evden hiç dışarıya çıkmadı. Evin dışındaki bahçe helasına bile karanlıkta gitti. Hiç kimseye görünmedi. Hafız Hamiş on gündür evde saklanıyordu. Gardiyan Mehmet’in evine kimseye görünmeden gitti. Gardiyan Mehmet, cezaevindeki nöbetini bitirip eve gelmişti. Hanımı çay demlemişti,çayını keyifle yudumluyordu. Birden kapı çalındı, kapıyı açtı, Hafız Hamiş’i karşısında görünce ciddileşti. Hafız, iyi bir haber verir diye Gardiyan Mehmet’in ağzına bakıyordu. İçinden inşallah iyi bir haber verir, diye düşünüyordu. Evin hanımı, bir bardak çay da Hafız’a getirdi. Hafız şekerli çayı çok severdi. Bardağa üç tane kesme şeker attı,bardağı karıştırırken heyecandan eli titriyordu. Gardiyan Mehmet; -Hafız, sana iyi haberlerim var.Balık’tan zehirlenen beş kişi taburcu olmuş. Hadi gözün aydın. Bundan böyle saklanmana gerek yok. İşine gücüne bakabilirsin. Fakat bundan böyle balık malık satamayacaksın. Hafız Hamiş’in gözleri ışıldadı, çok mutlu olmuştu. İçinden elini öpmek istiyordu. Çok rahatlamıştı, dünyalar kendinin olmuştu Gardiyan Mehmet’in toprak damı yağmur yağdığında akıyordu. İki araba pur avluda duruyordu. Dama atılması gerekiyordu. Gardiyan Mehmet bu fırsatı kaçırmadı: Hafız Efendi, sana zahmet olmazsa şu puru dama atar mısın? Ne zahmeti Mehmet Efendi! Sen beni büyük bir sıkıntıdan kurtardın. Allah senden razı olsun! Zahmet mi olur, hemen atarım. Hafız Hamiş güçlü kuvvetli bir insandı. Bir saate yakın bir sürede puru dama attı , dama çıktı, puru damın üzerine serdi, düzledi. Kan ter içinde kalmıştı, yorulmuştu ama hiç umurunda değildi. Hafız Hamiş sevinçle evin yolunu tuttu. Gardiyan Mehmet’in söylediklerini karısına anlattı. Zübeyde Hanım da çok sevindi. Aradan birkaç hafta geçmişti. Hafız Hamiş’e yapılan şaka, Afşin’de kulaktan kulağa yayılmıştı. Hafız’ı görenler, tanıyanlar katıla katıla gülüyorlardı. Hafız’ın bu şakaya canı çok sıkıldı. En çok da Zeytinli Hacı Ömer’in oğlu Mehmet Kara’nın gülmesine kızıyordu. -Bu şakayı Gardiyan Mehmet’in yanına bırakmam dedi. Onu dövecek, yolunu kesecek oldu. Gardiyan Mehmet hakkında ileri geri konuşmaya başladı. Bütün bunlar Gardiyan Mehmet’in kulağına gitti. Bir gün ikindi vakti Turabioğlu Caminin yanındaki çayhanede karşılaştılar. Hafız’ın suratı asıldı. Öfkeyle Gardiyan Mehmet’e baktı. Gardiyan Mehmet kurnaz bir insandı. Hafız’ın saflığını, temizliğini, dürüstlüğünü iyi biliyordu ama bir cahillik yapıp kendisine zarar vermesini engellemek için, tok bir sesle konuşmaya başladı: -Bana bak Hafız, beni dövecek, öldürecek oluyormuşsun. Kulağıma geliyor. Hafız beni iyi dinle. Ben devlet memuruyum. Benim ceketimden bir düğme koparsan, en az altı ay cezaevinde yatarsın. Afşin Cumhuriyet Savcılığına dilekçe verdim. Başıma herhangi bir şey gelirse sorumlusu sensin. Senin ismini verdim. Ayağını denk al tamammı? Hafız Hamiş korkmaya başladı; -Mehmet Efendi senin yaptığın şaka da eşek şakası… böyle şaka yapılır mı? Benden sana zarar gelmez. Ben seni Allah’a havale ediyorum. Günler, aylar, yıllar geçti. Gardiyan Mehmet Emekli oldu. Hafız Hamiş’in kapısı çalındı. Selam verdi, Hacca gideceğinden dolayı, helalleşmeye geldiğini söyledi. Hafız Hamiş’in eline koz geçmişti, çektiği sıkıntıları düşündü. Halelleşirim amma şartlarım var, dedi. Şartlarını saymaya başladı. On kasa balığın gün hükmünden parasını, kalede açtırdığın çukurun amele yevmiyesini, dama attırdığın iki araba purun parasını, ayrıca on günlük yevmiyemi ödersen sana hakkımı helal ederim, yoksa etmem. Gardiyan Mehmet Hafız’ın söylediklerini sessizce dinledi. Mahcup bir şekilde Hafız’ın yanından ayrıldı. Helalleşmeden Hacca gitti…

Yeşil Afşin Gazetesi

 
 
HABER AFŞİN BEY Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol